kırmızı bir pantolon askısına asıp hayatı üşümüştüm...
üşümek en çok da bana yakışırdı...
sen geldin sonra...
yağmurun ilk düşüşü gibi
bir gece ansızın fırtına gibi
beynin durulması gibi
sözün bitmesi gibi
gibi... işte tam da bunun gibi...
sonra ben şimdiki zamanın çekiminden kurtarıp zamanı
geniş bir zamana yaydım şiirimi...
sen..
şiirimin gizli öznesi...
sözlerimin en rakkase halini verdin bana...
ellerime
bak şimdi üşümüyor bu küçük beden...
bak kısa kısa anlamlar türetiyorum göğün maviliğinden...
gelişinden sonra atlaslarda bir heyecan...
içimde bir telaş...
geç kalmışlığın o terli elleri yakamda...
ben büyümüşüm de fark edememişim...
gelişinle aydınlandı odam...
aynada yüzümü gördüm...
ben aynada ilk kez yüzümü gördüm..
ben
yüzümü
gördüm...
ellerinle pek bir güzelleştiler yüzümde bu kırmızı güller...
sevgilim...
asıp hayatın sisli bulvarlarına şiirimi sana geldim...
yanımda kırmızı bir askı...
elimde hiç yazılmamış şiirler...
sana geldim...
güneşine
sıcaklığına...
bak sevgilim...
atlaslar da gök yüzü de yer yüzü de mavi...
tut elimi sevgilim...
kelimeler ve notalar büyütelim
kimsesizliğinde evrenin...
ve verelim çeliğe su verir gibi
aşkı şiire
ve
şiiri aşka...
12 Ekim 2011 Çarşamba
24 Eylül 2011 Cumartesi
yeniden... Aşk'a...
"neden konuşamadığımı hep merak ettim... hayır deyişim bile cılızdı... "
günah...
iki hecenin arasına sıkışmış bedenler...
dokunması ve dokulması yasak...
aşk hangi dilde bedenin ters simetrisi
oysa ki öldürmek zorunda kalmadığımız bir yanımız olmasaydı neden bir ikinciye ihtiyaç duyardık ki... oysa ki hal böyle olunca insan istiyor elbette...
yar kelimesinin akibeti mi yoksa laneti mi?
hangisidir düştüğümüz?
bir uçurum bile düşerken dokunur tenine acıdır..
hangi uçurum dokunmadan bu denli acıtabilir ki
detayların hayatı renklendirdiğini söylerdi Antik Yunan görmüş bir kadın*. estetiğin temellerini arar dururdu o nehirlerin delta yalnızlığında... bulamazdı da sorularının cevabını. aksine bakıp nehir de kendine delice tutkunluğu bundan olsa gerek.
"birisi için birinin diğerlerinden farkı olan" diyor yaşlı bir amca** dostluğa dair yazdığı bir kitapta "bir kavrama, rütbeye, mevkiye sahip olur." olur... doğru... dost, arkadaş, ebeveynler ve sevgili...
peki bunlar arasındaki fark nedir? bir çoğu için insan denilen yaratık belli davranış kodları, biçimleri belirlenmiş. bir nevi iletişim için. genel geçer normlar içinde kimse dostuyla cinsel bir birlikteliğe sırf dost oldukları için girişmemiştir. dosta dair davranış biçimleri kişiden kişiye farklılık gösterse de o "ikilinin" kendi iç iletişimlerinde birbirlerine farklı olduklarını hissettirmiştir.
peki bu durum sevgili için nasıldır? insanların sevgiyi salt bacak aralarında keşfetmeye çalıştığı günümüzde -Fruedun konuyla uzaktan yakından alakası yoktur. o bacakarasından farklı bir yeri ve şeyi kavramsallaştırmıştır!- sevgili'nin farklılığı nasıldır? aynı yatağı paylaşmak ya da el ele tutuşmak, kendilerine içi boş kavramlarla hitap etmek, kitle iletiğim yerlerinde kitleye kendilerini duyurmak adına afişe etmek,? buunlardan hememn hemen hepsi aynı zamanda hiçbiri...
şimdi oturalım ve düşünelim. sevgilimizi düşünelim... ne kadar diğerlerinden farklı? bu farklılık ne derece kendimizce hissediliyor ya da o hissediyor? yoksa biler biçimlerin dünyasında tekilliğimiz öldürmek adına mı bir diğer cinsi yanımıza alıyoruz.... siz bunu hiç düşünmemiş olabilirsiniz hatta onun sizi anladığını dahi düşünmüş olabilirsiniz ama unutmayın o kişi asla siz değilsiniz! onun ne düşünebileceğini tahminden öteye geçemezsiniz. şimdi soluk alın ve düşünün siz onun yanında ne kadar özel hissediyorsunuz ve siz onu ne kadar özel hissettiriyorsunuz?...
ve asla unutmayın... "ben böyleyim"ler "ben de böyleyim"leri doğurur ve çözümden ziyade egoların iktidar döğüşlerine döner ortalık ki sevgi bunun yapılacağı son yer... hatta otoritenin bittiği yegane ilişki biçimi aşk olmalı kuşkusuz...
* Narkissos
** M. Foucault, Dostluğa Dair
23 Eylül 2011 Cuma
PAYVON GÜNLÜĞÜ (1)
sen şimdi bir ucundasın evrenin....
ben desem ki;
buyur buradan yak
sen evreninin bir ucunda çakacaksın kibriti....
Şirwan....
adının eylem katsayısına bölmüşüm yaşadığın yalanı....
ben desem ki ;
sen yalansın
yaşadığın arabesk verecek bana en kallavi cevabı....
bir masanın izdüşüm yalın ayak yorgunluğu
terli beden sofralarında kül rengi bir efkar
dokunsam açılacak yara
dökülecek yere yalnızlık....
kül tablalarında erkeklerin içbükey yanılsaması
kaldırımsız bir kent ne kadar boşluksa haritada
kadınsız bir cesette o kadar hiçliktir mezarlıkta....
sen şimdi bir ucundasın evrenin
kendi sırrını saklama gayretinde...
sırların yalanların kız kardeşi olduğunu ahir zaman dilimi kapsıyor ayın şu son halinde...
sen sırlarına dahil ol...
adını arabeske kazıyacak bir damar elbette bulunur toprakta...
ben desem ki;
buyur buradan yak
sen sana özeli kendine saklayacaksın...
özel olanın kişi adına kesilmiş arka koltukta uzun yol heyecanı...
ben desem ki;
sen yalansın
şarkılar hep aynı tondan ve makamdan arabeski besleyecek...
ben ne desem
sen hep evrenin bir ucunda çakacaksın kibriti...
2 Temmuz 2011 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
