AvaMgardisTiyatro Kollektifi

tiyatroavam.blogspot.com

AvaMgardisTiyatro Kollektifi olarak elimizden geldiğince oyunların tekstlerini tiyatroavam.blogspot.com adresinden yayımlayacağız... Tüm dostlara duyrulur...







23 Mart 2008 Pazar

BuGün'e Dair birkaç küfürümsü üfürük...

"bugün pazar.
bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar."

bugün pazar...
gri...
sopalar gibi zifiri...

bahar provası
gri fonda açan çiçek

aşkını ezbere bildiğim
dilini bilmediğim bir sevda...

bulut gibi beyaz
göz yaşı
limon
çay
ve
ateş...

aşk varsa birleşmli beden...
terlemeli alın
doğmalı güneş...

bugün pazar...
gri fonda çalınan bir senfoni
ateşin adı...

aşk varsa
SUSMAK UTANÇTIR...

23/03/2008 - İzmir (çankaya-alsancak-konak)

28 Şubat 2008 Perşembe

Ben İsasız ve babasız bir şiirim (AÇIK MEKTUP)

Bu yazıyı uzun süredir düşünüyordum. Aslına bakılırsa hala düşünmekteyim fakat artık bir yerden anlatmaya başlasam iyi olacak gibi geldi. Beceremem ihtimalim çok yüksek. Anlatamayabilirim. En azından denemiş olmanın haklı rahatlılığı içinde olmuş olurum.

Efendim suskundum uzun bir süredir. Suskundum çünkü küskünüm. Neye mi? Başlayayım efendim anlatmaya…

Öncelikle edebiyatın da yazılı bir araç olduğunu unutanlara… Edebiyatı –ki öyküyü ve şiiri- üvey çocuk olarak görenlere. Hayatlarındaki estetik algıyı kaldırıp yerine tabular yaratan zihniyete. Yazmanın –üretmenin- sancılı doğasını bilmeyenlere... Birlikte çıkılan yolları belli bir süre sonra mülkiyeti altına alanlara. Mevcut durumun eleştirisini sadece entelektüel bir üst dille yapmaya çalışan, yakaları tertemiz olan insanlara, steril ortamlara, el değmemiş zihinlere küskünüm.

Muhalefet temelinde yer alan ve doğası gereği muhalif olan birçok şeyi ithal etmeyi sevdiğimiz gibi bunları da ithal ediyoruz işte. Ağabeylerin ve ablaların –ki Hollywood yapımı filmlerin karelerindeki akademik kadro ya da insansevici (hümanist) tipler gibi- hayat tarzlarına onların müstakil sitelerine özenen bir anlayış karşıma aldığım. Sanatı hayattan kopuk olarak algılayıp ona mezarlık muamelesi yapmak ya da sadece saatlerce okudukları kitapları anlatmak mı gelişim ya da muhalif damar? Sözcükleri kavramlara bulayıp bembeyaz tabaklarda servis yapmak yoksa edebiyattan daha mı kolay? Renklerin farklılığından bahseden ama etrafındaki renkleri onun tonuna uymadığı için aforoz(kibarca ret) etmek mi?

Evet, ben küskünüm… Edebiyatla uğraştığım için. Yaptığım işin kalemimin üvey çocuk muamelesi gördüğü için. Her şeyin tek düzeleştiğini post saçmalıklarla görmezden gelmek ne kadar masumane? Hayatın, kalemin, kâğıdın dışında tutmak yazmayı ne kadar demokratik?

Akşam çocuğunu döven babanın ertesi gün mutlu aile tablosu çizmesi ne kadar yalansa sözlerdeki eşitlikte o kadar palavradır.

Evet küskünüm… Kırgınım ve öfkeliyim… Yaptığım işin hayatın dışında tutulmasına ve tali oluşuna…

Beceremeyeceğimi başında söylemiştim bu yazının. Politik gündem bu kadar yoğunken böyle saçma bir yazı yazdığım içinde üzgünüm. Yer kapladığım için de ama bilinmesi gereken şudur ki “sanatçı yaşadığı dönemin hem tanığı hem de sanığıdır.”

Biliyorum ve gözlüyorum olup bitenleri. Birilerinin savaş çığırtkanlıklarını, kanlı pazarlıkları, jelâtin kâğıdı gibi jan janlı ampul kafaları hepsini biliyorum. Fakat “anlatamıyorum”…

Evet ben küskünüm… Barışmak için ne bayrama ne de bir büyüğe ihtiyacım var. Sadece “ne kadar yalansız yaşarsak, o kadar iyi…”

6 Ocak 2008 Pazar

rengarenk bir dünyanın hüzzam makamı cüzzamlısı (mektubumsu karalamacalar VI)

evet... benim... ta kendisi... çıkarıp sapkalarınızı beni dinleyin pek mutsuz baylar ve bayanlar. söyleyeceklerimin bir hükmünün bulunmadığını ben de biliyorum. nasılsa ölmeyecek miyiz? nasılsa yarın bugünden farklı olacaksa neden bir hükmü bulunsun ki söylediklerimizin ya da yaptıklarımızın. insanın bir kuantum sarkacındaki unutkanlığı kan tutan bir doktorun bayılması gibi. tıpkı onun gibi. neyse...
binilip bir alemete varılınca kıyamete bendeniz cüzzamlanmışım bilmem nerede... şimdi değil eskiden, orta dereceli bir eski tarih diyelim.sebeplerin birer sığınak olduğunu düşünürdüm düşmeden evvel bu güzelim cüzzama. hala da aynı. demek ki bunun cüzzamla bir ilişkisi yok! sabit bir kanıt. ahanda burada. düşünce ve eylemin yani teori ve pratiğin sorunu burada başlıyor. tarihin büyük bir bölümünde önce teori demişler. yani bunlara biz sebepçiler diyelim... bir nevi idealist tayfa yani. ama sakkallı bir dede -öyle ak pak değil sakalları- pratiğin önce geldiğini idda etmiş. yani önemli olan söz değil eylem demiş.
konumuzun alakalı olduğu kısım burada başlıyor. bahanelerin ve ya sebeplerin determinist bağları kopmuş, yere düşmüş olabilirler. acaba yere düşen elma olayında sadece elma mı suçludur? yer çekiminin ve ağacın hiç mi suçu yoktur? efendim iğne ve çuvaldızı boy sırasına göre düzelim lütfen.

kuantum sarkacı durdurmuş. zaman hava da sallanıyormuş. post-larına inat modernleşen dünyamızın renkleri acaba gerçek mi? yani dediğim şu eylemin ya da çatışmanın yani diyalektiğin kaybolduğu iddasına rağmen bizler ve sen, evet oradaki kzım sana diyorum tabii. beni dinlemiyor musun sen? ne, efendim... pardon doğru herşey değişti birden. şimdinin az önceyle bağı kalmadı. peki o zaman. öyle olsun.

monolog burada yazarın isteği üzerine eyleme geçmiştir. yazının bundan sonrası gerçek ve eylemdir. öncesi sadece sözdür.

anlamıyorum kızım ne diyorsun. gel bakayım sen şöyle öne. hah şimdi söyle. neden çabalamayacakmışım. nedenmiş söylediğim herşey uçuyormuş. herşey saçma mı? hadi kızım git.
nasıl yani az önce burada değil miydik? ne yani zaman algımızın dışında mı? aferin kızım. çok doğru söylüyorsun ama galiba kaçırdığın bir şey var. sen hala benimle aynı dili konuşuyor ve zaman dilimi arasında yer alıyorsun. farkında değilsin ama bu kalçandan çıkan sözler var ya, hah işte onlar, bir bütün içinde birbirini takip ederek bana geldi. bir bütün oluşturdu. yani anlayacağın sözde savunulan şey -her neyse işte adı- sadece modern bir araç olan dilde kaldı. aramıza hoşgeldin. arkadaki sırayı açın da arkadaşınız otursun.

evetttt... galiba zamanımız doldu... sadece şudur diyeceğim son olarak... kzım beni dinler misin? evet şimdi eylemlerim hep nedenleri olmuştur. öyle ya da böyle. ama düşüncelerin çoğu kez eylemi olmamıştır. bir insanın sebep ve nedenlerini eylemsel bir determinizm içinde değerlendiremiyorsunuz. evet doğrudur. zaman da yoktur. söz de yoktur. yarın bugünden bağımsız bir organizmadır. diyalektik yoktur. dünya da yoktur. ee o zaman biz neden yaşıyoruz ki? her neyse o sakallı amcayı okumakta yarar var... benden söylemesi. sınavda çıkabilir. hadi herkese iyi tatiller. haftaya da kızım sen bana bugünü hatırlat...

kapnır kapı açılır tarih... zaman ve an hareketin gölgesinde kaybolur...

gerçektir beyaz kadar, sessizdir siyah kadar dilim...

27 Aralık 2007 Perşembe

Bir İp Oyunu ve Bir İp Cambazı

Çıkarıp da başını gizlediği bedeninden havayı kokladı. Böcek sokması gibi bir yanma hissetti. Oysa hiç de can yakıcı değildi hava; açıktı, aydınlıktı. Uzun boyuna rağmen kırk numara olamamış ayaklarından sağ tarafta olan küçük bir hamle yaptı. Sonra dünyanın en büyük günahını işlemiş gibi durdu. Bir güvercin taş duvarın üzerine kondu. Güvercinle göz göze geldi. Sen de hayat kadar güzelsin demeyi istedi güvercine sözcükler karşısındaki ip gibi düğümlendi boğazında.

Bacaklarında on binlerce karınca yürüyormuş gibi hissetti. Garip bir rüzgar saçlarının arasından geçti. İçinde bir şeylerin eksildiğini hissetti. Ellerine baktı önce sonra da güvercine. Hayatında hiç güvercine değmemişti elleri. Eksik kalan çok şey var demeyi çok istedi, gözleri gene karşısındaki ipe takıldı.

Bir rüzgar gene gelip saçları arasından geçti. “Ayşe” dedi, kısık bir sesle. İple oynamayı severdi demeyi denedi, olmadı. Gözleri güvercinin gözlerinde boğuldu.

“laleli bir içeriye gir
laleli iki ormandaki tilki
laleli üç atlaması güç
laleli dört eteğini ört
laleli beş mezarımı eş…”

Mezarımı eş… Gülümsedi. Mezarını düşündü. Nerde olacaktı acaba? Ailesine, dostlarına verecekler miydi cansız bedenini. Hayır vermemeliydiler. Onun o savunmasız, o güçsüz ve o onsuz bedenini kimseye göstermemeliydiler. Bunu da söylemek istedi. Yok… Yapamadı.
Kaba bir sesle irkildi, uyandı sanki birden. İlkin anlamadı söylenen şeyi. Sesin geldiği tarafa doğru boş boş baktı. Kısa bir süre sessizlik kapladı boş ve karanlık avluyu. Sonra bir daha yinelendi az önceki ses. “İnfaz başlasın.”

Başlıyordu işte kısacık ömrünün en uzun yolculuğu.

“laleli bir içeriye gir.”

Diz kapaklarına gelen tabureye doğru iki koca adım attı. Çamura saplanmış gibi ayakları zorlandı. Bedenini taşıyan iki tahta parçası gibi, az sonra sobayı tutuşturacak iki tahta parçası gibi dışladı ayaklarını. Güvercin hala duvarın tepesindeydi. Gözlerine baktı güvercinin bakışlarını yakalayamadı.

“laleli iki ormandaki tilki”

Sonra bir eli hissetti pazılarını kavrayan. Bir çırpıda taburenin üzerine çıkmıştı. Omzuyla dirseği arasında bir yerde garip bir acı hissetti. Tiki ısırığı gibi bir acı… Ellerine baktı. Sanki ona ait değilmişler gibi yabancıydı elleri.

“laleli üç atlaması güç”

İp...
Boğazında düğümlenen onca sözcüğün, cümlenin üzerinde bir düğüm daha atılmıştı sanki. Sanki değildi. Öyleydi. Güvercine bakmaya çalıştı. Arkasındaydı güvercin. Olmadı. Sözcükler acıttı boğazını. Karanlık… Sağ yanında birileri bir şeyler söylemeye başladı. Taburenin üzerinden o yana baktı. “Dua” dedi, “istemez.” Gece sessizliğe teslim oldu yeniden. Güvercin sağ kadının altını gagaladı. Ve gecenin sessizliğine yıldırım gibi indi yere düşen tabure. Güvercin havalandı gökyüzünde herhangi bir yere.

“laleli dört eteğini ört”

Az sonra taburenin yerle buluşmasından, yere yatırdılar onu boğazında düğümlenen onca cümleyle. Sonra bir sedye getirip başucuna, yatırdılar son kez rahat bir döşeğe. Üzerini beyaz bir çarşafla örttüler.

“laleli beş mezarımı eş…”

Sonra yıkamadan bile onu, tabutsuz beyaz bir kefenle gömdüler bir kimsesizler mezarlığına.

Yesin diye bedenini bir kez daha köpekler…